22.07.2018 - Bilgi Deposu | Sanal Ansiklopedi

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi

Hastalıklar insanlık tarihinde rol oynamaya başladığında, uygarlıklar halkı teskin etme ve iyileştirmenin yollarını aramışlardır. İnsanlar her zaman kendilerini ve ailelerini korumaya çalışmıştır, kendini koruma içgüdüsünün ve ebeveyn olmanın ayrılmaz bir parçasıdır bu. Gel gelelim tarihin erken dönemlerinde bugünü arattırmayan şifacı, kahin ve büyücülükle kendilerini hekim olarak tanıtan kişilerde bu meslek olmuştur. Halkı hastalıkların gökten geldiğini söyleyerek, yağan hastalıklarla savaşarak ve bunlara çareler sunarak bu mesleği icra etmişlerdi. Bu yazımızda Geçmişten günümüze Tıp Tarihi’nin en ince ayrıntısıyla anlatmaya çalışacağız. Yazımızda Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Halk şifacıları ne zaman ortaya çıktı?  Doktorluk nasıl başladı? İlk şifa dağıtıcılar şifacılar kimlerdi? İnsanlık tarihi başlangıcından günümüzü tıp hangi evreleri geçirdi? Tıbbın logosunun anlamı nedir? Bu soruların cevabı için sizi uzun bir yazı bekliyor.

Yazımızın uzun olduğundan sizlere içindeki konu başlıklarını listeleyelim.

Konu Başlıklarımız;

  • İlk şifa dağıtıcılar kimlerdi?
  • Hipokrat kimdir? Hipokratçı hekimler nasıl çıktı?
  • Hipokrat yemini nedir? Neden Hipokrat yemini yapılıyordu?
  • 12. yüzyıldan sonra hekimlik tanımı nasıl yapılmaya başlandı?
  • Hekimlik giderek büyüyor | İlk hekimler birliği ne zaman kuruldu?
  • 20. yüzyılda Doktorların tedavi yolları ve kullandığı ilaçlar nelerdir?
  • Tıbba alternatif olarak farklı tedavi yollarının çıkışı | Sahte ilaç satan şifacılar halkı nasıl kandırıyorlardı?
  • Homeopati nedir?
  • Alternatif Tıp ne zaman başladı? Su tedavisi nedir? Din tıbba nasıl karıştı?
  • Tarihin ilk kadın doktoru kimdir?

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp ve Doktorluğun tarihi

Hastalık ile hekimler arasında süren savaşın başı ve ortası var ama sonu yok. Bir başka deyişle, tıp tarihi sonu zaferle biten basit bir hikaye olmaktan çok uzak. On binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından başlayarak insanın hastalıkla mücadelesini aktarıyor.

Modern tıbbın sunduğu incelikli tedavilerin henüz hayal bile edilemediği zamanlarda ne tür hastalıklar ve bunlar için ne gibi çareler vardı? insanlar hastalandıklarında veya yaralandıklarında kime gidiyor ve ne tür tedavilerden medet umuyorlardı? Hastalıklara, doktorlara, bedene, tedavilere, hastanelere bakış zaman içinde nasıl değişti?

Yirminci yüzyıla kadar en iyi ihtimalle plasebo olarak işe yarayan ilaçlar nasıl oldu da son yüzyılda çok hızlı bir gelişim sürecine girdi? Eskiden sadece doktor ve hastadan oluşan tıp sahnesi, nasıl hastayla doğrudan ilişkisi olmayan sayısız aktörün yer aldığı son derece büyük ve karlı bir sektör haline geldi?

Şamanlardan ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber cerrahlardan uzman cerrahlara, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine, tıp bilimi epey yol kat etmiş gibi görünüyor. Kimi zaman umutsuzluk telkin eden ve hala sürmekte olan tıbbın tarihi hakkında ilginç gelişmeler görülmüştür.

En eski kaynaklara ve buluntulara göre 17 bin yaşında olan eski mağara resimlerinde hayvan başlarını kafalarına geçirmiş ritüel danslar yapan insanlar tasvir edilir; bunlar hekimlerimizin en eski imgeleri olabilir. Daha karmaşık düzenli toplumların evrimiyle birlikte, bunları otacılar, ebeler, çıkıkçılar ve şifacı rahipler takip etti.

Yerli şifacılar arasında Sibirya ve Yeni Dünya’da yaygın olan ve hastalıkları sihir ve ritüellerle iyileştirmeye çalışan şamanlar ayrı bir yere sahipti. Kara büyüye karşı fetiş nesneler ve tılsımlar kullanan, talih için muskalar yapan şamanlar şifacı, büyücü, kahin, öğretmen ve rahip rollerinin hepsini üstlenmişlerdi; hastaların iyileşmesini, büyücülükle savaşmalarını ve topluma bereket getirmelerini sağlayan ruhsal güçlere sahip oldukları iddiasındaydılar. Bugün antropologlar, tıbbi ve toplumsal açıdan değerli yeteneklere sahip olduklarını ileri sürerek şamanlardan ve onlar gibi halk şifacılarından övgüyle söz ediyorlar.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Şamanizm (shamanism) bilinen en eski şifa dağıtan Türklerin eski dini

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Şamanizm (shamanism) bilinen en eski şifa dağıtan Türklerin eski dini

İlk şifa dağıtıcılar kimlerdi?

Yerleşik uygarlıkların ortaya çıkışıyla birlikte şifacılık pratikleri daha incelikli hale geldi ve yazıya döküldü. Eski Mezopotamya’da (Irak bölgesi) kehanetlere ve kurban edilen hayvanların karaciğerleri incelenerek gerçekleştirilen hepatoskopi gibi geleceği görme tekniklerine dayalı bir teşhis çerçevesi içinde resmi bir tıp sistemi ortaya çıktı. Tedaviler dini törenler ile ampirik tedavi yöntemleri birleştirilerek gerçekleştiriliyordu.

Bir başhekimin yönetimi altında üç şifacı çalışıyordu. Birincisi kehanet konusunda uzman olan bir kahin (hara), ikincisi şeytan çıkarma ve büyü pratikleri gerçekleştiren bir rahip (ashipu), üçüncü olarak ilaç hazırlayıp cerrahi işlemler yapan ve sargı saran bir hekim (asu) bulunmaktaydı.

Mezopotamya’da olduğu gibi Firavunlar Mısırında da (Milattan Önce 3 bin yıldan itibaren) swnu (hekim) toplumdaki üç şifacıdan biriydi; diğer ikisi rahip ve kahindi. Bu hekimlerden biri, Krallık Rektumunun Koruyucusu, firavunun lavman uzmanı İri’ydi; biri de kadın hekim Peseshet’ti. (Ortadoğu’da olduğu gibi burada da kadın şifacı­ların bulunduğunun teyidi)

İçlerinden en ünlüsü, Firavun Zozer’in (MÖ 2980-2900) başveziri İmhotep’ti. İmhotep tanınmış bir hekim, astrolog, rahip, bilge ve piramit tasarımcısıydı. Onun “deyişler”i daha sonra yazıya aktarıldı ve İmhotep birkaç nesil sonra tanrılaştırıldı.

Günümüze ulaşan papirüslerden anlaşıldığına göre, Mısır tıbbı dini inançlar ile sihir tekniklerini, son derece etkileyici pratik ilaç tedavileri ve cerrahi yöntemlerle birleştirmişti. Yunanlar da çeşitli tanrı ve kahramanlar sağlık ve hastalıklarla özdeşleştirilmiştir. Asklepios (Latince Aesculapius) bu tanrıların içinde en önemli olanıydı ve İmhotep’e eşdeğerdi. Homeros onu bir kavmin şifacısı olarak betimlemiş olsa da, genel olarak Apollon’un oğlu, sağlık tanrısı olarak tanına gelmiştir. Tıbbın baş azizi mertebesine yükseltilen Asklepios, bir yılanın sarıldığı bir asayla tasvir edilmiştir. (Günümüzde tıbbı temsilen kullanılan yani tıbbın logosu buradan esinlenmiştir. Kanatlı bir asanın üzerine sarmal biçiminde sarılan iki yılanla tasvir edilen Tıp sembolü yani kadüsenin (Caduceus) özgün halidir)

Asklepios genellikle iki kızı Hygeia (sağlık) ve Panacea (her derde deva) ile birlikte tasvir edilmiştir. Oğullarının da tarihin ilk hekimleri (Asklepiades) olduğu söylenir. Asklepios kültü giderek yayıldı, öyle ki Milattan Önce 200 yılında her Yunan şehir devletinin (polis) Asklepios adına inşa edilmiş bir tapınağı vardı. Bu tapınakların en ünlülerinden biri Hipokrat’ın doğum yeri olduğu söylenen Kos‘tu, diğeri de Atina’nın elli kilometre kadar uzağındaki Epidarius‘taydı.

Mısır’da olduğu gibi burada da hasta hacılar bir gece inkü­basyon odalarında kalmakta, rüyalarında sağlıklarına kavuştuklarını görme umuduyla Asklepios’un bir imgesi önünde uyumaktaydılar.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Kanatlı bir asanın üzerine sarmal biçiminde sarılan iki yılanla tasvir edilen Tıp sembolü yani kadüsenin (Caduceus) sağlık tanrısı Asklepios'un simgesi

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Kanatlı bir asanın üzerine sarmal biçiminde sarılan iki yılanla tasvir edilen Tıp sembolü yani kadüsenin (Caduceus) sağlık tanrısı Asklepios’un simgesi


Hipokrat kimdir? Hipokratçı hekimler nasıl çıktı?

Batı’da bu kutsal pratiklerden ayrılan, esasen seküler ilk tıbbi uygulamalar, Milattan Önce 5. yüzyılda Yunanca konuşulan coğrafyada Hipokratçı hekimlerle birlikte başladı. Geleneksel, dinci şifacıları kınayan bu hekimler, elitist bir meslek kimliği ideali geliştirdiler. Kendilerini kök toplayıcılardan, kahin ve benzeri kişilerden üstün gören, kara cahil ve şarlatan oldukları gerekçesiyle onları reddeden Hipokratçı hekimler (üstün doğal bilgiye dayalı) doğal sağlık ve hastalık teorilerini ve doğal tedavi tarzlarını desteklediler. Artık tanrılara aracılık ediyormuş gibi davranmayan gerçek hekim, hastanın yatağının başındaki bilgili ve güvenilir dostu olacaktı.

Yaklaşık Milattan Önce 460-377 yılları arasında yaşamış olan Hipokrat’ın Kos Adası’nda doğduğu, tıp konusunda allame ve çok saygı duyulan bir kişi olduğu söylenir. Hipokrat külliyatı olarak bilinen 60’dan fazla eseri bizzat yazdığı iddia edilir ama bunlar İlyada’yı Homeros’un veya On Emir’i Musa peygamberin yazdığını ileri sürmek gibidir. Eserlerin kendi içlerinde görülen uyuşmazlıklar, bu eserlerin zaman içinde farklı kişiler tarafından yazıldığını göstermektedir.

Hipokrat külliyatı, daha çok Hint Ayurvedik tıpta olduğu gibi, sağlık ve hastalıkları genel olarak hümorlar yani temel sıvılarla açıklamaktaydı. Vü­cut, deri mahfazanın içinde bulunan temel sıvıların (hümor) belirlediği gelişim ve değişim hareketlerine tabiydi; sağlık veya hastalık bu sıvıların değişen dengesine bağlıydı. Canlılığın sürmesini sağlayan bu temel sıvılar kan, safra (veya sarı safra), balgam (veya salya) ve kara safraydı. Bu sıvılar hayatın sürdürülmesini sağlayan farklı işlevlere sahipti.


Hipokrat’a göre Kan vücut için hayati sıvı

Kan canlılığın kaynağıydı. Sarı safra gastrit sıvı­sıydı, sindirim için vazgeçilmez bir kaynaktı. Bütün renksiz ifrazatı içeren geniş bir kategoriyi temsil eden salya kayganlaştırıcı ve soğutucu etkiye sahipti. Ter ve göz yaşında da görülebilen salya en çok aşırı durumlarda (soğuk algınlığı ve ateş sırasında) bariz biçimde kendini gösteriyordu. Dördüncü sıvı olan kara safra, yani melankoli, diğerlerine oranla daha sorunlu bir sıvıydı. Neredeyse hiçbir zaman saf halde bulunmayan bu kara sıvının diğer sıvıların koyulaşmasına neden olduğu kabul edilmekteydi (kan, deri veya dışkının koyu bir renk aldığı durumlarda olduğu gibi).

Bu dört ana sıvı kendi aralarında fiziksel varoluşun gözle görü­lür, elle tutulur özelliklerini meydana getirmekteydi. Bunlar vücut sıcaklığı, ten rengi ve ten dokusu idi. Kan vücudu sıcak ve nemli, sarı safra sıcak ve kuru, salya soğuk ve nemli yapıyor, kara safra soğuk ve kuru bir his yaratıyordu. Yunan biliminin evrende tespit ettiği dört elementle paralellikler de kurulmaktaydı. Sıcak ve hareketli olduğu için kan havaya benziyordu; sarı safra ateş gibiydi (sıcak ve kuru); salya suyu ve kara safra (melankoli) ise toprağı (soğuk ve kuru) andırıyordu.

Bu tür analojiler ayrıca astrolojik etkiler ve mevsimsel değişiklikler gibi doğal dünyanın başka yönlerine de göndermede bulunuyor ve onlarla kaynaşıyordu. Soğuk ve nemli olduğu için kışın salyayla ilişkisi vardı; insanların soğuk aldığı bir dönemdi kış. Her sıvının kendine özgü rengi vardı.

Kan kırmızı, sarı safra sarı, salya beyazımsı, melankoli karaydı. Bu renk tonları vücudun renginden sorumluydu; neden bazı insanların beyaz, bazılarının siyah, kırmızı veya sarı olduğuna, neden bazılarının tenlerinin diğerlerine oranla daha solgun, daha esmer veya daha kırmızı olduğuna dair önemli ipuçları sunuyordu. Hümor dengesi vücut şekli ve fiziksel farklılıklardan da sorumluydu: Ağırkanlı insanlar şişman, sinirli insanlar inceydi örneğin. Davranışlar veya daha sonraki yüzyıllarda kişilik ve psikolojik eğilim olarak adlandırılacak olan şey de hümor dengesiyle açıklanıyordu. Kanı bol kişi dinç bir görünüme sahipti ve neşe doluydu, canlı, enerjik, gürbüzdü; ama aynı zamanda fevri hareketlerde bulunabiliyordu. Sarı safrası fazla olan kişiler hırçın, çabuk sinirlenen ve ağ­zından zehir damlayan kişilerdi. Keza bol salyalı insanlar solgun, soğuk, tembel, içine kapanık ve sakindi; bol kara safralı insanlar ise esmer, somurtkan, alaycı ve kuşkucuydular, hep işin kötü tarafı­na bakarlardı.

Kısacası, fizyoloji, karakter ve görünüş arasındaki bu zengin bütüncül bağlantılarda sonsuz ve esnek bir açıklama potansiyeli vardı, çünkü iç yapısal durumlar (mizaç) ile dış fiziksel görünümler (ten rengi veya hastalarda hastalık belirtileri) arasında gayet ikna edici bağlar ortaya konmaktaydı.

Bilim ile tıbbın derinin altında olup bitenler konusunda doğrudan bilgisi eksik olduğu sürece bu tür inançlar makul olmakla kalmayıp gayet elzemdi. Hümor temelli düşüncenin insanların hastalıkları konusunda da hazır açıklamaları vardı. Yaşamsal sıvılar denge içinde bir arada olduklarında her şey yolundaydı. Sıvılardan biri arttığında (pletorik olduğunda) veya azaldığında ise hastalık baş gösteriyordu. Diyelim yanlış beslenme sonucu vücut çok fazla kan ürettiğinde, kişinin vü­cudu fazla ısındığı. vücudunu ateş bastığı için kanlı hastalıklar ortaya çıkıyordu. Bu nedenle kişi nöbete tutulabilir, inme geçirebilir veya çılgınca hareketler yapabilirdi. Buna karşılık kansızlık veya kan miktarının azalması kişinin canlılığını azaltıyor, yaraya bağlı kan kaybı ise bayılmaya, komaya, hatta ölüme neden oluyordu. Neyse ki, diyordu Hipokratçı hekimler, bu dengesizlikler hayat tarzıyla veya tıbbi ya da cerrahi yollarla düzeltilebilir. Karaciğeri fazla kanla dolan veya kanı toksinlerle kirlenen kişinin kanının akı­tılması gerekiyordu. Diyet değişikliği de işe yarayabilirdi. Egzersiz ve diyetle (toplu olarak “diyetetik” adıyla bilinir) ilgili ayrıntılı tavsiyeler verilmekteydi. Hastalıktan korunmak tedaviden daha iyiydi. Klasik tıbbı hükmü altına alan ve sonraki tıp uygulamalarına biçim veren hümoralizmin cazibesi, ayrıntılı açıklamalar getirebilmesini sağlayan, bariz arketip karşıtlıklara (sıcak-soğuk, nemli-kuru vb.) dayanan ve doğal olan ile insani olanı, fiziksel olan ile zihinsel olanı, sağlıklı olan ile hastalıklı olanı kucaklayan yapısından kaynaklanıyordu.

Sıradan insanların içini rahatlatacak denli anlaşılır olan bu yaklaşım, yatağın yanı başında hastasıyla ilgilenen hekimin ellerinde esnek bir aletti ve başka teorik detaylandırmalara açıktı. Hipokratçı hekimler sihirli tedaviler varmış gibi yapmıyordu ama her şeyden önce zarar vermeyini vaat ediyor (primunı non nocere) ve kendilerini hastanın güvenilir dostu olarak tanıtıyorlardı. Bu insancıl tavır, hekimin şöhret veya servetten ziyade kendini mesleğine adamışlığını gösteriyordu ve kaygılı hastaların içine su serpiyordu.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihi bir şırınga

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihi bir şırınga


Hipokrat yemini nedir? Neden Hipokrat yemini yapılıyordu?

Hipokrat Yemini’nde tıbbın icrasıyla ilgili etik kaygılar dile getirilmekteydi.

Yemin şöyleydi;

“Bütün tanrıların ve tanrıçaların huzurunda, şifacı Apollon, Asklepios, Sağlık ve tüm iyileştirme güçleri adına ant içerim ki bu yemini ve sözü yeteneğim ve muhakeme gücüm yettiğince tutacağım. Hekimlik mesleğimdeki ustama ebeveynim kadar saygı duyacağım, hayatımı onunla paylaşacağım, ona minnettar olacağım. Oğullarını kardeşim sayacağım ve isterlerse hekimlik mesleğini onlara bilabedel ve kayıtsız şartsız öğreteceğim. Kaideleri. dersleri ve öğrenilmesi gereken diğer şeyleri yalnızca ve yalnızca oğullarıma, ustamın oğullarına ve layıkıyla çıraklık edip ant içen öğrencilere aktaracağım. Bilgimi hastalara yardım etmek için yeteneğim ölçüsünde ve muhakeme gücüm yettiğince kullanacağım; insanlara zarar vermekten veya onlara yanlış tedavi uygulamaktan sakınacağım. Benden talep edilse bile ne kimseye öldürücü bir ilaç vereceğim. ne de böyle bir telkinde bulunacağım. Hiçbir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermeyeceğim.

Hayatımda ve sanatımda saflığımı ve vicdanımı koruyacağım. Hastanın içinde taş olsa bile onu kesmeyeceğim, bu işleri işin ehli olanlara bırakacağım. Hangi ev olursa olsun. oraya asla zarar vermek maksadıyla değil, hastalara yardım etmek için gireceğim. Konumumu ister hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudundan cinsel olarak faydalanmak için kullanmayacağım.

Gerek sanatımın icrası sırasında gerekse insanlarla ilişkideyken görüp duyduğum şeyleri ortalığa saçmayacağım, sır olarak saklayacağım ve kimseye anlatmayacağım. Bu yemine uyduğum, onu çiğnemediğim sürece hayatım ve mesleğim refah içinde geçsin, her zaman herkesten saygı göreyim. Yemini çiğner ve ona ihanet edersem kaderim aksi yönde seyretsin.”

Açıkça görüldüğü gibi, bu yemin hastaları korumayı amaçladığı kadar lonca benzeri kapalı bir meslek örgüt lenmesiyle hekimleri de korumayı amaçlamaktaydı. İyi niyetli bilgeliği esas alan yaklaşı­mıyla bu yemin tıp mesleğinin süregelen patemalizminin altına imzasını atıyordu.

Daha sonra yükseldiği kutsallık statüsüne rağmen Hipokral Yemini’nin kökenleri veya ilk kullanımları hakkında pek bir bilgi yoktur. Ama hiç şüphesiz bu yemin, bir uzmanlık bilgisini paylaşan ve bir hizmet idealine bağlı olan kişiler arasında, kendi etik kurallarını belirleyen (ve yemin gerektiren) bir meslek paradigmasının habercisiydi. Yeminden de açıkça anlaşıldığı üzere, her ne kadar hekimlerin ebe ve hemşirelerle ortak çalışması beklense de, Hipokrat tıbbı erkeklerin tekelinde olan bir meslekti.

Hipokrat tıbbının zayıf yanları vardı. Anatomi veya fizyoloji konusundaki bilgisi sınırlıydı ve etkili tedavi yöntemleri yoktu. En güçlü tarafı ve kalıcı cazibesinin kaynağı ise hastalığı bireydeki bir rahatsızlık olarak tanımlaması ve hasta bireyin tıbbi bakım göreceğini söylemesiydi. İlk Hipokratik aforizmalardan birinde, “Hayat kısa, sanat uzun, fırsatlar fani, tecrübe yanıltıcı, karar zor,” denilerek hekimin zorlu ama onurlu görevinin altı çiziliyordu. Bu yüce amaç. bir mesleki kimlik ve davranış paradigması olarak bugün de saygıyı hak ediyor.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Anadolu topraklarında doğan ve büyüyen Galen, kendini beğenmiş ama işini iyi yapan ilk hekimlerden biri

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Anadolu topraklarında doğan ve büyüyen Galen, kendini beğenmiş ama işini iyi yapan ilk hekimlerden biri

Hipokrat ve Galen’in Tıp Anlayışı

Hipokrat gölgeler içindeki bir kişilik iken, Roma İmparatorluğu dönemi tıbbının “imparatoru” Galen son derece tanınan bir kişiliktir. Onun egotizmi, allameliği ve günümüze ulaşan hacimli eserleri, otoritesinin tıbbı yaklaşık bin beş yüz yıl boyunca hükmü altına almasını sağlamıştır.

Zengin bir mimarın oğlu olan Galen (Milattan Sonra 129-216) Pergamon’da (bugünkü Bergama) doğdu. Rivayete göre Galen 16 yaşındayken babası rüyasında Asklepios‘u görmüş, ondan sonra oğlunu tıbba yönlendirmişti. Galen 162 yılında anatomi konusundaki göz kamaştırıcı yeteneklerini sergilediği ve şöhretine şöhret kattığı Roma’dan ayrıldı. Kısa bir süre içinde imparatorluğun hizmetinde çalışmaya başladı.

Üstünlük taslama konusunda uzman olan Galen, tıbbın saygınlığı kisvesi altında sakladığı kibriyle meslektaşlarını ve rakiplerini cahil soytarılar olarak görüp azarlardı. Felsefenin tıbbın ihtiyaç duyduğu teorik temeli sağlamak için zorunlu olduğu öğretisini savunuyordu. Ona göre hekim pratik bir şifacı (ampirik) olmakla kalmamalı; mantık (düşünme sanatı), fizik (doğa bilimi) ve etik (davranış kuralları) konularına da vakıf olmalıydı. Filozof olmayan şifacı yalapşap işler yapan bir inşaatçı gibiydi.

Gerçek hekim, elinde doğru dürüst planlar olan bir mimar gibi olmalıydı. Hastanın hekime olan güveni iyileşmenin asli bir unsuruydu; bu güven hekimin hastaya iyi davranmasıyla ve gözlem. mantık ve deneyim gerektiren teşhis sanatındaki hüneriyle kazanılabilirdi. Aslına bakılırsa Galen üstün bir klinisyenin ötesine geçmiş olmakla övünü­yordu: O bir bilim adamıydı, teşrihte uzmanlaşmıştı (ölü insan bedenlerini değil ama maymun, domuz ve keçi bedenlerini, hatta bir filin kalbini bile teşrih etmişti). İskelet anatomileri geliştirmiş, sinirleri bir nebze anlamıştı ama insan bedeninin teşrihi son derece tartış­malı bir durum olduğu için insanın iç anatomisi konusunda çok az bir ilerleme kaydedebilmişti. Tam da ümit ettiği gibi, Galenci tıp yeni bir çığır açmıştı. “Tıp için yaptıklarım,” diye övünüyordu Galen, söyle devam ediyordu:

… İtalya’yı bir baştan bir başa köprü ve yollarla donatan Trajan’ın Roma İmparatorluğu’na yaptığı hizmetlerle yarışır. Tıbbın hangi yoldan gitmesi gerektiğini ben, yalnızca ben gösterdim. Hipokrat o yolu belirledi, kabul… o yolu hazırladı ama onu kullanılır hale ben getirdim.

Roma İmparatorluğu Hıristiyanlaştıktan sonra tıp ile din çakıştı, kaynaştı, zaman zaman da çatıştı. İlk kilise babalarından bazıları pagan tıbbını şiddetle reddetti ve bu duruma dokunduran ubi tre physici, due athei (üç hekimin olduğu yerde iki ateist vardır) sözü uzun bir süre yaygın olarak kullanıldı.

Yunan Asklepios kültünü andıran Hıristiyan sağlık mabetleri pıtrak gibi bitti, sağlık için azizlerle din şehitlerinden medet umulur oldu. Vücudun her organının ve hastalık şikayetinin kendine özgü bir azizi vardı: yılancık için Aziz Antonius, kolera için Aziz Vitus vb. Asklepios’un yerini alan Aziz Damian ile Aziz Cosmas genel olarak tıbbın baş azizleri oldular. Karanlık çağ diye adlandırılan bu çağda şifa, Batı’da kalan yegane okumuş kişilerin, yani keşiş ve rahiplerin özel alanı haline geldi. Bu sırada klasik tıbbın ateşi Batı’dan çok daha ileri konumda olan İslam dünyasında canlı tutuluyordu. Özellikle günümüz Suriye, Irak, İran, Mısır ve İspanyasının bulunduğu İslam coğrafyasında seçkin araştırmacı hekimler Galen’in eserlerini incelemekte, onları daha da sistemli hale getirmekte ve geliştirmekteydiler.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Cerrahlık çok riskli ve toplumda en çok saygı gören mesleklerden biriydi

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Cerrahlık çok riskli ve toplumda en çok saygı gören mesleklerden biriydi


12. yüzyıldan sonra hekimlik tanımı yapılmaya başlandı

On ikinci yüzyıldan itibaren, yani üniversitelerin kurulması ve eğitime dayalı tıbbın İslam kaynaklarından geri kazanılıp yeniden çevrilmesiyle birlikte profesyonel tıp öncelikle İtalya’nın güneyindeki Salemo’da yeniden hayat buldu. Tıp eğitimi, biçimi yeni Aristocu skolastisizmle belirlenmiş metinlere dayanıyordu. Yedi yıl boyunca derslere katılmış. münazara ve sözlülere girmiş bir öğrenci kalifiye bir hekim olarak mezun olabilmekteydi. Formel bir skolastik tıp eğitimi, felsefi bir çerçevesi olan rasyonel bilgiyi (scientia) edinme üzerine kuruluydu: Şeylerin nedenlerini bilen eğitimli hekim “ampirik” bir şifacıdan veya şarlatandan kolayca ayrılabilecekti. Oysa böyle mükemmel Galenci örnekler çok azdı.

Çoğu ortaçağ hekimi yeteneklerini çıraklık yaparak ve deneyimle ediniyordu. Ortaçağdan Rönesans’a ve sonrasına kadar ideal hekim, uzun bir üniversite eğitiminden geçip temel bilimlerde uzmanlaşan adamdı.(tıp erkeklerin tekelinde olmayı sürdürüyordu)

Başı dik, güvenilir, içinde Tanrı korkusu olan, vakur ve ağırbaşlı hekim, kendini paraya değil öğrenmeye adamalıydı. James Primrose 1651 ‘de tipik bir ata tapınmacılığı yaparak şöyle diyordu: “Hipokrat, filozof olan bir hekimin Tanrı olduğunu söyler.” Thomas Fuller ise, “Hekim bira gibidir.yıllanmışı makbuldür,” diyordu. Alicenap, onurlu ve ağırbaşlı ideal hekim figürünün zıddı para tırtıklayan sahtekar; üçkağıtçı doktor (Ben Johnson’a göre, “bok suratlı, pis pençeli, iğrenç osuruklu namussuz”); sarhoş hemşire; yağ­cı, dedikoducu ebeydi. Geleneksel cerrah çoğunlukla etli butlu bir adam olarak karikatürize edilirdi: cesur ve iri yarı, bıçak ve testereyi maharetle kullanan, kasaptan hallice, kendisiyle sıkça karıştırılan berberden daha eğitimli olmayan biri. Kibirli bir hekim kendini diğerlerinden ayıran şeyin kasla değil akılla, adale gücüyle değil beyin gücüyle hareket etmek olduğuyla övünürdü.

Avrupa genelinde, böyle adamlarca yapılan “sağlıklı” muayeneler on dokuzuncu yüzyıla kadar yaygın bir şekilde sürdü. Hekim hastayı sorgulayarak (hastanın hastalık geçmişini öğrenerek) hastalığın belirtilerini tespit etmekte, hastalığın özelliklerini ortaya koymakta, tedavi şekline karar vermekte ve bir diyet belirlemekteydi. Tedaviye eczacının hazırlayacağı şifalı otlardan yapılma ilaç da dahil oluyordu çoğunlukla cerrah gibi eczacı da tıp mesleğinin daha zayıf unsurlarından biriydi. Sistematik fiziksel muayene ve tanısal testlerin tıbba girmesinden önce hekim elle iş görmezdi: O zamanlar önemli olan okuyarak öğrenmek, deneyim, hafıza, yargı ve hastaya karşı iyi bir yaklaşım sergilemekti. Tıbbın son derece geleneksel bir uygulamaymış gibi bir görünüm arz etmesi onu insanların gözünde güvenilir kılıyordu (veya hicivcilere göre onu antika ve gülünç hale getiriyordu).

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihi bir Ameliyathane

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihi bir Ameliyathane


Hekimlik giderek büyüyor | İlk hekimler birliği

Hekimlerin sayısı arttıkça tıp örgütlü hale geldi. Tıbbın örgütlü bir yapı kazandığı ilk yerler İtalyan kentleriydi. Buralarda tıp loncaları kurulmuştu ve bu loncalarda çıraklık eğitimi verilmeye, hekim adayları için sınavlar hazırlanmaya, eczacılar ve ilaçlar denetlenmeye başlamıştı. Tıbbın örgütlenmesi çeşitli biçimlerde gerçekleşti. Daha 1236’da Floransalı hekimlerle eczacılar tek bir loncanın çatısı altında birleşmiş ve tıp kentteki en önemli yedi meslekten biri olarak kabul görmüştü.

Avrupa’nın güney bölgesinde cerrahla hekim arasında büyük bir ayrım yoktu. Başka yerlerde sosyal ve mesleki uçurum gittikçe açılıyordu, zira İtalya dışında cerrahlık akademik müfredattan çıkarılmıştı. Avrupa’nın kuzey bölgesinde ise cerrahlık berberlikle bağlantılıydı ve hekimlerce onur kırıcı bir uğraş olarak görülüyordu.

Londra’da 1368- 1369’da Cerrahlar Cemiyeti kuruldu, 1376’da ise Berberler Birliği hayata geçti. 1518’de kurulan Londra Hekimler Koleji (il. Charles yeniden kurduğunda önüne Kraliyet adı eklenmiştir) hekimlere metropoldeki tıp uygulamalarını düzenleme yetkisi verdi. Zaman içinde bunun gibi bütün tıp kolej ve kurumları, hastaların ve düşük rütbeli sağlık çalışanlarının çıkarları aleyhine seçkinleri koruyan tekelci oligarşiler olarak damgalandılar. Kısmen tıbbın çok ender tedavi edebildiği hastalıkların yarattığı dehşeti azaltmak için on dokuzuncu yüzyıl temel sağlık bakımı, tanıdıklığıyla insanların içini rahatlatan uygulamalarla sınırlı kaldı.

Sağlık harcamalarını kendi karşılayan özel hasta istediği bir hekimi çağırıyor (geleneksel olarak uşağını göndererek ama 1900’den sonra muhtemelen telefon ederek), hekim de bunun üzerine evi ziyaret ediyordu (atla, atlı arabayla, yirminci yüzyıla gelindiğindeyse giderek daha fazla olmak üzere otomobille). Hastalarla aile hekimleri arasındaki ilişkiler kişiseldi ve centilmence davranışların katı protokollerine göre yönetiliyordu: Adabı muaşeret önemliydi. Her iki tarafta da hoşnutsuzluklar vardı (özellikle kendini beğenmiş doktorlar ve ödenmeyen vizite paraları konusunda) ama aile sağlığının korunması hekimlik mesleğini yakından ilgilendiriyordu.

Jane Austen’ın Emma adlı romanındaki Bay Woodhouse gibi insanı çileden çıkaran hastalık hastalarının bile üzerine titremek hekimlerin göreviydi. Bu meseleleri tiye alanlar, hekimlerin havalı teşhis jargonuyla, gözde reçetelerle, diyet ve yaşam tarzıyla ilgili süslü püslü ayrıntılarla ve bunun gibi yağlı müşterilere yaltaklık etmeye yarayan diğer yöntemlerle göz boyayarak sağlıklı hastalarına bile -özellikle de cinsi latife- hastalık davranışları aşıladıklarını ima etmekteydi.

Örneğin 1884 tarihli bir karikatürde şöyle bir diyalog geçer:

  • Birinci kadın : Aaa. demek senin hekimin o? Nasıl bir hekim?
  • İkinci kadın  : Nasıl bir hekimdir bilmiyorum ama hastaya yaklaşımı muhteşem!

Bütün bu laf salatası, önceki bölümde tartışılan “hastalık imparatorluğu”nun 19. yüzyıldan yirminci yüzyılın ortalarına kadar borusunu öttürdüğü gerçeğinin üzerini örtüyordu. Aileler, ölümcül olabilen bir dizi enfeksiyon ve ateş saldırısına maruz kalıyordu; mide bağırsak ve dizanteri kaynaklı sıkıntılar, difteri, suçiçeği, kızıl hastalığı, frengi, menenjit ve lohusa humması ortalama bir hekimin karşılaştığı olağan hastalıklardı.

Böyle bir durumda eski tarz hekim ya muhafazakar Hipokratçı seçenekleri dener (bekleme ve hastayı izleme, yatak istirahati, tonikler, bakım, yatıştırıcı sözcükler kullanmak, hastayı teskin etmek ve ona ümit vermek) ya zorla bağırsak boşaltma ve çok miktarda kan akıtma (Galen’in tercihi) dahil “cesur” yöntemler seçer ya da kendi ilaç terkiplerini kullanırdı. Karar genellikle onun adına verilirdi. Huysuz hastaların “kendi” hastalıkları için hangi tedavinin doğru olduğu konusunda güçlü fikirleri vardı ve parayı veren düdü­ğü çalardı.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | 20. yüzyılda Doktorluk ciddi olarak gelişen teknolojiler ile büyümeye geçti

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | 20. yüzyılda Doktorluk ciddi olarak gelişen teknolojiler ile büyümeye geçti


20. yüzyılda Doktorların tedavi yolları ve kullandığı ilaçlar

Temel bakım seçenekleri her ihtimalde sınırlıydı, çünkü yirminci yüzyıldan önce kodeks boş bir kutuya benziyordu. Resmi olarak kullanımda olan binlerce ilacın çok azı etkiliydi. Sıtma için kullanı­lan kinin, analjezik olarak kullanılan afyon, gut için kullanılan safran, kalbi canlandırmak için kullanılan yüksükotu, anjinde damarları genişletmek için kullanılan amil nitrat ve 1896 ‘da kullanılmaya başlayan her derde deva aspirin bunlardan bazılarıydı. Sinameki ve müshil olarak kullanılan diğer otlar da öyle. Ne var ki gerçek tedaviler ulaşılmazdı ve hekimler reçetelerinin büyük oranda göz boyama olduğunun farkındaydı. Bu can sıkıcı durum, kiliseye giden halkın aile hekiminden mucize beklememesi, yaşadıkları bu fani dünyada sürekli cenaze törenlerine alışmış olmasıyla bir nebze hafifliyordu.

Luke Fildes’ın yaptığı Viktorya dönemine ait ünlü bir resimde, ölmekte olan bir çocuğun yatağının yanında oturan bir hekim tasvir edilir. Elinden hiçbir şey gelmeyen hekim çocuğa ilgi ve şefkatle bakar: Portrede suçlayıcı değil duygu dolu bir ton hakimdir.

Elit tıp hocaları, ağızları sımsıkı kapalı, katı bir terapötik nihilizm benimseyebilirdi. Tıp insanların hangi hastalıktan öldüğünü bilebilir ama onların ölümüne mani olamazdı. Aile hekimleriyse ister istemez bir şeyler yapma zorunluluğu hissettiler. Bu, on dokuzuncu yüzyıl ilaç firmalarının piyasaya sürdüğü güçlü yatıştırıcılara, analjeziklere ve narkotiklere neden her geçen gün daha fazla başvurulduğunu açıklıyor. 1806’da morfin terkibinin ortaya çıkışı ve 1853’te hipodermik şırınganın keşfi sayesinde güçlü uyuşturucuların (1898’de Bayer firmasının ürettiği eroin dahil) hastalara kolaylıkla verilmesi mümkün oldu.

1869’da kloral hidrat, uyku ilacı olarak kullanılmaya başladı. Barbital (Veronal) 1903’de, fenobarbital 1912’de ortaya çıktı. En azından ağrıyı gidermek mümkün olmuştu, ama birçok vaka da baş gösteren müptelalık pahasına olsa bile. Hastaları iyileştirme imkanını pek elde edemese de, pratisyen hekim yeteneklerini geliştirerek pozisyonunu sağlamlaştırdı.

1870 yılı lowa doğumlu bir kasaba hekimi olan Arthur Hertzler, 1938’de yayımlanan The Horse and Buggy Doctor (At ve Çatlak Doktor) adlı o muhteşem otobiyografisinde, okura hekimlik yaşamı sırasında tanık olduğu değişimi günbegün aktarır. Hasta yatağı başında icra edilen eski tarz hekimlikti bu. Bir hekim hasta evine ulaştığında genelde önce büyük anne ve teyzeleri hararetle selamlar, evin bütün çocuklarının başını okşar, ondan sonra hastanın yanına giderdi. Hastaya ciddi bir bakışla selam verir ve tatlı bir espri yapardı. Sonra hastanın nabzına bakar, dilini inceler ve hastaya neresinin ağ­rıdığını sorardı. Bunları yaptıktan sonra bir karara varmaya ve ilaç reçetesi yazmaya hazırdı artık.

Gelişmiş Berlin’den yeni dönen Dr. Hertzler, titiz ve sistematik fiziksel muayeneyle hekimlik pratiğini daha bilimsel bir hale getirmeye karar vermişti. İyileştirme oranını olmasa bile gördüğü takdiri artıracak bir değişiklikti bu. Kendisi şöyle anlatıyor:

“Kendi fikirlerim vardı. Fiziksel muayene konusundaki bu yeni girişimler, hastalarımı etkilemiş, rakiplerimi rahatsız etmişti, yani katmerli bir başarı elde etmiştim. Çevrede bu genç hekim hakkında “pek kibar olmayabilir ama titiz çalışıyor” sözleri dolaşmaya başlamıştı. Daha dün eski hastalarımdan biri, küçükken oğlunu ziyaret ettiğimde onu tamamen soyup baştan aşağı muayene ettiğimi hatırlattı bana. O ailenin fertleri ondan sonra kırk yıl boyunca benim hastam oldu, o kadar etkilenmişlerdi.”


Bilimsel Tıp kendini göstermeye başlıyor

Yeni moda aletler, yakın gelecekteki kapsamlı fiziksel muayene idealine, daha sonra da check-up uygulamasına istikrarlı bir şekilde katkıda bulundu. Önce 1816 ‘da icat edilen stetoskop, ardından da oftalmoskop, laringoskop (Viktorya çağının ortaları) gibi aletler, teş­his işine yeni bir titizlik (ve gizem) kattılar. 1860’larda vücut sıcaklığını ölçen kompak! termometreler mevcuttu; ateş çizelgeleri, belli hastalıklarda tipik olan sıcaklık örüntülerinin grafiğinin çıkarılmasına, tansiyon aletleri kan basıncının ölçülmesine olanak tanıyordu.

Yirminci yüzyılın başlarında teşhis laboratuvarına ulaşma olanağı kazanmış pratisyen hekim aynı zamanda vücut sıvılarını da inceleyebilmekteydi (bu da giderek, mikropları -büyüleyici bakteriyoloji biliminin ortaya koyduğu düşmanları- araştırmak anlamına geliyordu). Hertzler’inki gibi birçok hasta fiziksel muayenenin bu eklentilerini sıcak karşılamıştı; bazılarıysa bunların müdahaleciliğinden rahatsızlık duyuyordu.

Örneğin Sherlock Holmes’un yaratıcısı Dr. Arthur Conan Doyle, 1881’de göğsünü muayene ettirmek istemeyen bir kadın hastasının yaşadığı “dehşetli korku”yu defterine kaydetmişti: “Genç hekimler utanma sıkılma nedir bilmiyorlar vallahi .”

“Bilimsel tıp” teknoloji konusunda çok daha istekli olan ABD’de büyük bir hevesle karşılanmıştı. Görmüş geçirmiş bir Amerikalı doktor 1924’te şöyle yazıyordu: “Teşhise yardımcı olması için mikroskopla çalışmak ve idrar, salya, kan ve diğer vücut sıvılarını analiz etmek, size bedelini fazlasıyla ödemekle ve hastanızın durumuyla ilgili değerli bilgiler vermekle kalmaz, aynı zamanda şöhret ve mesleki saygınlık da kazandırır.” Eski Dünya’daki doktorlar ise daha ihtiyatlıydı.

Ünlü İngiliz hekim Sir James Mackenzie 1918’de, “Laboratuvar eğitimi hekimlik yapan kişiye uygun değildir,” derken çoğu meslektaşı adına konuşmaktaydı. (aynı zamanda hastaları adınada muhtemelen) Mackenzie gibileri, hastanın başucunda icra edilen tıbbın saygı­ değer ritüellerinin hasta ile doktor arasındaki kutsal bağı muhafaza ettiğinin farkındaydı. Kraliçe Victoria’nın hükümdarlığı sırasında (ve hatta çok daha ileri bir tarihte, İkinci Dünya Savaşı döneminde de) pratisyen hekimler ve Harley Sokağı doktorları arasında en saygı görenleri, hastaları etkilemeyi başaran ve onları yetenekli, ciddi, ilgili, güvenilir oldukları ve ellerinden gelenin en iyisini yaptıkları konusunda ikna edebilenlerdi. Hipokratçı ideal kutsanmış, bu da üniversiteler ile araştırma laboratuvarlarının desteklediği daha bilimsel tıbba karşı tepki olarak 1900’den sonra etkisini hissettiren “hastaya öncelikle bir kişi olarak yaklaşma” hareketinin ortaya çı­kışına yardımcı olmuştu. Bu hareket hekimin hastayı bir birey olarak görmesi gerektiğini vurgulamaktaydı. Sir William Gull, “Hastanın zatürre değil zatürreli insan olduğunu asla unutmayın,” diyordu.

Kanadalı ünlü tıp hümanisti William Üsler’de derslerinde, “İyi bir hekim hastalıkla ilgilenir, usta hekim ise hastayla,” diye öğretiyordu. Psikanalize yakın duran Macar asıllı Michael Bal ient de 1957’de benzer görüşler öne sürdü. The Doctor: The Patient and The Illness (Doktor, Hasta ve Hastalık) başlıklı kitabında Balint, hekimin kutsal işlevini yüceltiyor ve temel bakım yapan hekimlerin aslında psikoterapist olması gerektiğini belirtiyordu.


Pratisyen Hekimlik Dönemi

Yirminci yüzyılda bu gergin tartışmalar sürerken (tedavi bir sanat olarak mı kalmalı, yoksa daha bilimsel mi olmalı?) tıp mesleğinde pratisyen hekimlikten uzmanlığa doğru genel bir ağırlık kayması yaşandı. Burada Britanya ile ABD arasında bir gedik açıldı. İngiltere’de temel bakım pratisyen aile hekimlerinin elindeydi. Bunun nedeni, 1911 Ulusal Sağlık Sigortası Yasası’yla birlikte yürürlüğe sokulan, daha sonra Ulusal Sağlık Hizmeti’yle, pratisyen hekimleri halkın sermayesiyle dönen tıp sisteminin temel taşı haline getirmesiydi.

Hastanedeki hastalarla ilgilenme hakkından mahrum edilen pratisyen hekimler cerrahi uygulamalardan, bilimden ve bunların yenilik ve daha üstün mesleki kimlikler açısından ima ettiği her şeyden uzak kalmışlardı. Buna rağmen pratisyen hekimler ailelerin sağ­lıkla ilgili temel başvuru kaynağı olmayı sürdürüp hastanelere ve uzman hekimlere giden yolun denetçisi haline geldiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın arefesinde Britanya’da tam gün çalışan 2800 civarı uzman varken, bunun yedi katı oranında pratisyen hekim vardı. 2000 yılında ise Britanya’daki 100 bin doktorun dörtte üçü pratisyen hekimdi. ABD’de ise pratisyen hekimlik uzman hekimlik karşısında ezici bir yenilgi yaşadı. Rekabetçi piyasa ortamında, bilimsellik düzeyi daha gelişmiş olan pediatrist, kardiyolog veya onkologlar üstünlük kazandı.

1942’de tüm Amerikalı doktorların yarısı pratisyen hekimken, 1999’da ABD’deki 800 bin doktorun (başlı başına etkileyici bir sayı !) onda biri aile hekimiydi; pratisyen hekimlerin miadı dolmuştu.

Doktorların rolü ve halkın onlardan beklentileri yirminci yüzyılda değişti. Eski akut enfeksiyon hastalıkları azalmaktaydı ve 1930’larda sülfa ilaçlarıyla veya 1940’larda antibiyotiklerle tedavi edilebiliyordu. Ne ki kısmen yaşam süresi arttığı için, başka kronik ve anormal rahatsızlıklar ortaya çıkıyor ve halk kendini daha kötü hissetmeye başlamış gibi görünüyordu. Kişisel olarak bildirilen hastalıkların sayısı 1930’dan 1980’e kadar yüzde 150 arttı. Ortalama bir Amerikalı 1930’da doktora yılda 2,9 kez giderken, bu oran 2000 yı­lında ikiye katlanmıştı. Neden? Belki tepeden tırnağa sağlıklı olmalarına rağmen insanlar semptomlara daha duyarlı ve eğilimli hale geldikleri için, belki de dede ve nenelerinin önemsiz diye geçiştirdikleri veya tedavi edilemez gördüklerinden üzerinde duymadıkları
hastalıklar konusunda doktorlara başvurmaya alıştırıldıkları için.

Bu arada hastalar doktorlardan çok fazla şey beklemeye ve onlardan çok fazla talepte bulunmaya teşvik de edildiler. “İyiyim ama kötü hissediyorum” sendromu ortaya çıktı ve uzun zamandır doktorlara saygı duymuş olan halk hayal kırıklığına uğradı.

Antibiyotikler ve diğer sihirli kurşunlar sayesinde doktorlar tedavide çok daha etkili hale geldikten sonra hastalarını memnun etme sanatını terk ettiler. Daha etkili silahlarla donanmış olan doktorlar, hastaların beklediği yakın ve güven verici doktor-hasta ilişkisinin psikolojik önemini ve yararlarını unutmuş gibiydiler.

1980’li yıllarda Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesinde çalışan bir İngiliz doktor, kısa süren bir muayenenin sonunda hastaya ilaç yazmanın işlevini açık bir dille şöyle ifade ediyordu: “Hastadan kurtulmanın güzel bir yolu; bir şeyler çiziktiriyor ve reçeteyi tomarından yırtıp veriyorsun. Bu yırtma hareketi tam anlamıyla ‘defol git’ demek.”

Doktorlar artık eskisinden çok daha fazla hastalığı tedavi edebiliyorlar, her ne kadar halk doktorların onları umursayıp umursamadığından kuşku duysa da. Yirmi birinci yüzyılın arefesinde halkın sağlıklı olmakla ilgili beklentileri çok daha yüksek; bunun nedeni kısmen medyanın kö­rüklediği sağlıkla ilgili farkındalık ve korkular. Ne ki tıp mesleğine olan güven (özellikle İngiliz pratisyen hekim Harold Shipman’ın yüzlerce hastasını öldürdüğünün ortaya çıkması gibi skandallardan sonra) sarsıldı. Giderek daha bürokratik olan ve teknolojinin yönetimi altına giren bir tıp dünyasında, Hipokrat tıbbının hekimin hastayla yakından ilgilenme pratiği yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gibi görünüyor.

Bu durum 1960’lardan itibaren baş gösteren alternatif tıbbın neden yeniden canlandığına açıklık kazandırıyor. On sekizinci yüzyılın “şarlatanlığın” (netameli bir sözcük bu, zira ortodoks olmayan tıptan söz ederken alternatif tıpçıların saikleri konusunda hemen kuş­ kulanmamamız ve tedavi yeteneklerini inkar etmememiz gerekir) altın çağı olduğu söylenebilir. Uyguladıkları yöntemlerden kuşku duyan düzenbazlar olmaktan öte, çoğu uyguladıkları teknikleri veya kocakarı ilaçlarını fanatik düzeyde sahiplenmekteydi. Çamur banyosu ve Londra’nın Strand semti yakınlarındaki kendine ait Sağlık Tapınağı’nda bulunan elektrikli Semavi Yatak sayesinde insanların ömrünün uzayacağını, cinselliğinin tekrar canlanacağını ileri süren Scot James Graham’ı (1745- 1794) düşünün mesela.


Tıbba alternatif olarak farklı tedavi yollarının çıkışı

1780’lerde gut hastalığında gerçekten bir rahatlama sağlayan tek ilaç (safran içermekteydi) formülü gizli bir ilaçtı. Fransız subayı Nicolas Husson’un sattığı ve tıp çevrelerince alaya alınan Eau medicinale. Şarlatanlar girişimcilikte ve reklam sanatında çok başarılıydı. Rose’un Balzamik İksiri’nin satıcıları, bu karışımın “Fransızlaşmış İngiliz” hastaları (yani zührevi hastalıklardan mustarip kişileri) bir anda iyileştirdiğini iddia etmekteydi: “Üç-dört dozdan sonra bütün ağrıları giderir.” Seyyar satıcılar birer uzman pazarlamacı haline gelmişti: Süslü püslü giysiler içinde, derme çatma bir sahnede bir soytarıyla birlikte önce kalabalıkları kendilerine çekiyorlar. Sonra birkaç şişe şurup veya likörü oradakilere bedava veriyor, onlarcasını satıyor ve kasabadan çekip gidiyorlardı. Çoğu şarlatan küçük miktarda satış yapıyor. bazıları ise voleyi vuruyordu.

Joshua Ward (1685- 1761) “hap ve damla” ile servet edinmekle kalmamış, sarayın himayesini de kazanmıştı. Tüketicilerin artmasıyla birlikte birçok tedavi şekline talep arttı ve ticaret çevreleri, kocakarı ilacı tacirlerinin, gençlik iksircilerinin ve kanser şifacılarının doldurmak için akın ettiği boş alanlar yarattı. Kesin tedavilere duyulan ihtiyaç, ümitsiz hastalara ve safdillere manyetik, elektrikli, kimyasal veya bitkisel tedavi yöntemleri satmaya hevesli çok sayıda “zehirli mantar milyoneri” yarattı.

Tescilli ilaçlar sadık müşteriler kazandı. Lynn şehrinden (Massachusetts) Lydia Pinkham 1873’de “Lydia E. Pinkham’ın Bitkisel Terkibi”ni satmaya başladı. “Lily the Pink” Amerika’nın ilk milyoner kadını oldu.

Şifacı adında dolandırıcılar sahte ilaçlar satmaya başladı

İngiltere’de James Morison, “Bitkisel Haplar” ile servet kazandı, onu hap ve pudralarıyla Thomas Beecham izledi. Devlet ve tıp yetkilileri onları küçümsemeye veya engellemeye çalıştıkça popülerlikleri arttı.

On dokuzuncu yüzyıl, ortodoks tıbbı ilkeli biçimde reddeden hareketleri de beraberinde getirdi. Bu tür alternatif tedavi felsefeleri çoğunlukla muhalif dini tarikatları ve sosyopolitik radikalleri yansıtmaktaydı: Prenslere ve ruhbana güvenmeyen esnaf seçkin tıp kolejlerinin ürettiği ilaçları yutmak zorunda değildi artık.

Alternatif şifacılar kurumsal tıbbın kapalı bir işletme, kendini yücelten ve bilginin yayılmasını engelleyen bir dolandırıcılık olduğunu ileri sürüyorlardı.

George Bemard Shaw, kurumsal tıp için “halka karşı bir komplo” ifadesini kullanmıştı. Alternatif tıpçılar modem yaşam tarzlarını doğal olmamakla da suçluyorlardı. Basitliğe geri dönmekte ısrar eden alternatif şifacılar sade yaşamı övmekte ve sağlık felsefelerinin doğanın bütüncüllüğünün izinden gittiğini ileri sürmekteydiler. Bu doktrinler Amerika’ da çok daha fazla takipçi buldu: Çok sayıda sağ­lık vizyoneri Yeni Dünya’ya akın etmişti, ayrıca yeni kurulmuş olan ABD’de sağlıkla ilgili uygulamalara pek sınırlama getirilmemişti.


Homeopati’nin çıkışı

Bu vizyonerlerin anavatanı ise Almanya’ydı. En çok ilham alınan yöntemlerden biri Samuel Hahnemann’ın (1755- 1833) geliştirdiği homeopatiydi. Hahnemann, Leipzig, Viyana ve Erlangen’de tıp eğitimi almıştı ve doğanın iyi olduğuna dair derin bir inanca sahipti. Pahalı eczalar içeren ilaçları reddeden Hahnemann yeni ilkeler belirlemişti. Tedavi konusunda iki yaklaşım olduğunu ileri sürüyordu: ortodoks tıpta geçerli olan ve karşıtlığa dayanan “alopatik” tedavi (ki ona göre bu tedavi yanlıştı) ve kendi “homeopatik” tedavisi.

“Hastalığı tedavi etmek için sağlıklı insan bedeninde benzer belirtiler uyandırabilen ilaçların peşinde olmalı­yız,” ilkesi bu tedavi biçiminin temelini oluşturmaktaydı. Bu ilke homeopatinin ilk yasası oldu: Similia similihus curantur (benzer şeyler benzer şeylerle tedavi edilmelidir). Bu benzerler yasası ikinci yasayla, sonsuz küçük değerler yasasıyla (miktarı azaldıkça ilacın etkisi artar) desteklenmekteydi.

Paradoks gibi görünen bu fikir, Hahnemann’ın ilacın saflığı konusundaki takıntısının ve ömrü boyunca kurumsal tıpçıların gelişigüzel ve hastaya zarar verecek kadar çok ilaç yazmalarına karşı duyduğu nefretin bir sonucuydu. Bu fikre gö­re, tamamen saf ilaçlardan alınan çok küçük dozlar, katkılı ilaçlardan alınan çok fazla dozlardan daha yararlıydı.

Okumadan GeçmeBebeklere yapılan aşılar yararlı mı zararlı mı? Aşı neden yapılır?


Alternatif Tıp’da Su tedavisi | Dinin tıbba karışması

Saflığa önem veren başka bir hareket hidropatiydi. Bu yöntemin mucidi, Avusturyalı bir sözde taşra peygamberi olan Yincent Priessnitz (1799- 1851) idi. Suyun gücüne inanan Priessnitz, Silesia’daki Griifenberg’de bir spa kurdu. Priessnietz‘e göre sağlık, bedenin doğal durumuydu; hastalık yabancı maddelerin bedene girmesinin bir sonucuydu; akut hastalık ise bedenin bu marazi maddelerden kurtulma çabası sonucu ortaya çıkan bir durumdu.

Su tedavisi akut bir hastalığı kriz noktasına getirmekte ve sistemden zehrin atılmasını sağlamaktaydı. Ortodoks tıbba aynı derecede düşman bir hareket de, kurucusu Amerikalı olan ilk sağlık tarikatlarından Thomsoncılıktı. “Kitabı doktorlar“ı küçümseyen Samuel A. Thomson (1769- 1843) bitkisel temelli terapileri öven bir halk sağlığı hareketi geliştirmişti. Thomson’ın en gözde bitkisi, tohumları sağlıklı kusma ve bolca terlemeyi sağlayan Lohelia inflata’ydı.

Dr. Albert Isaiah Coffin 1838’de Thomson’un öğretisini İngiltere’ye getirdi. Öğreti kısa bir süre içinde, kendilerini geliştirmek isteyen zanaatkarlar ile Anglikan Kilisesi karşıtları arasında hevesli takipçiler buldu. Ardından bitkisel tıp dostu derneklerden oluşan bir ağ ortaya çıktı.

Tıbbi botanik, başkasına muhtaç olmama zihniyetindeki kimselerin ilgisini çekmişti. Amerika kökenli diğer bir grup, Grahamcılar, kendilerini bu dünyaya yönelik bir selahiyetçilik temelinde sağlıklı yaşamaya adamış­lardı. İçkiden uzak duran Sylvester Graham sağlığı doktorlara bırakılmayacak kadar değerli görmekteydi. Sağlıklı yaşam vejetaryenlik ve tam tahıllı beslenmeden geçiyordu ve “Graham gevreği” bu diyete en uygun yiyecekti. Cinsel ilişki sınırlandırılmalıydı, zira cinsel ilişki arzuları ateşliyor ve hayatın özünü oluşturan meninin boşa harcanmasına neden oluyordu.

Kurumsal tıpçıların tıbbi nihilizmini reddeden Amerikalı alternatifçiler iyimserdi. Onlara göre doğa selimdi ve insanlar onun yasalarının izinden giderse bedenleri doğal olarak iyi olacaktı. Dr. Andrew Taylor Still’in öncülüğünde 1874’te ortaya çıkan osteopatinin verdiği umut dolu mesaj da bu minvaldeydi. Osteopatik tedavi üzerine Kirksville, Missouri’de bir üniversite de kurmuş olan Stili, bedenin kendi kendini iyileştirme gücü olduğunu ileri sürmekteydi. Daniel David Palmer’ın 1895’te, omurgasını yerine oturtarak bir adamın sağırlığını iyileştirdikten sonra geliştirdiği kayropraktik de buna benzer bir uygulamaydı.


Hıristiyanlık dini Tedavilerde kullanılmaya başlandı

Protestanların kendi kendini iyileştirme konusundaki radikal iyimserliği, Hıristiyan Bilimi’nde mantıksal uçlarına ulaştı. Ailesinin cemaatçiliği içinde boğulan Mary Baker Eddy (1821-1910) buluğ çağının büyük bir kısmını yatalak geçirmiş ve eğitimli doktorların tedavileri hiçbir işe yaramamıştı. İncil’i okuduktan sonra ilahi bir aydınlanma yaşayan Eddy kendi kendini iyileştirme uygulamasına başlamıştı. Başarılı olunca da kendi sistemini geliştirmişti: “Yaratılmış tek bir şey var, o da ruh.” Her şey ruhtan, madde de hayalden ibaret olduğu için ortada somatik hastalık diye bir şey de olamazdı; hastalık bedenin içinde değildi, zihindeydi, dolayısıyla yalnızca zihinsel çabayla ve inançla iyileştirilebilirdi. Yedinci Gün Adventistleri de perhizi ve vejetaryenliği vaaz ediyordu ve kısmen hidropatik tedavi biçimlerine dayanan bir “sağlık öğretisi” beyan etmişlerdi. Battle Creek’te (Michigan) kurdukları Sağlık Reformu Enstitüsü’nün başında John Harvey Kellogg (1852-1943) vardı, kendi de lifli yiyecekleri destekleyen mısır gevreği kralının ağabeyi idi.

Alternatif tıbbın bu doğayı kutsama tavrı ve maneviyatla yakın ilişkili oluşu, ortodoks tıbbın popülist ve antielitist bir geri tepmeyi besleyen yetersizliklerinin altını çizmişti. İnsanlar çektikleri ıstıraplardan kurtulmak ve iyileşmek isterken tıptan başka şeyler de beklemekteydi aslında: sıkıntılarının neden kaynaklandığıyla ilgili açıklamalar, bütünlük hissi, hayatın sorunlarına karşı bir anahtar, özsaygı ve özdenetim gibi yeni duygular. Ortodoks tıp kötümserken, alternatif tıp ümit aşılamaktaydı.Kurumsal tıp ile cerrahinin yirminci yüzyılın ilk yarısında kazandığı zaferler kurumsal olmayan tıbbın cazibesini azalttı. Ne var ki tıp daha da bürokratik, bilimselci ve görünüşe göre devlet kadar otoriter bir hal aldığı için alternatif tıbbın kısmeti açıldı ve yeni masaj, bitki ve maneviyatçılık yöntemleri çoğaldı. Batı değerlerine karşı getirilen kültürel eleştiriler Doğu’nun sağlık felsefelerinden etkilendi. Ayrıca insanlar daha iyi bir şeyler bulmak için bakınmayı seviyordu.

Yirminci yüzyılın sonlarında Britanya’da tescilli alternatif tıpçıların sayısı pratisyen hekimlerden fazlaydı.

ABD’de yapılan araştırmalara göre her yıl geleneksel tıp dışı tedavi sunanlara yapılan başvuran insanların sayısının (425 milyon), temel sağlık hizmeti veren hekimlere yapılan başvurulardan (388 milyon) daha fazla oldukları belirlendi.

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihin ilk kadın doktoru Elizabeth Blackwell

Tarihte ilk hekim yada doktor kimdi? Geçmişten günümüze Tıp Tarihi | Tarihin ilk kadın doktoru Elizabeth Blackwell


Tarihin ilk kadın doktoru

Eski Yunan’dan beri ortodoks tıp erkek egemen bir yapıda ola geldi. Kadınlar pratik tedaviler uygulayıp hemşirelik ve ebelik yaptılar elbette (evdeki işlerinin ve annelik rollerinin bir uzantısı olarak) ama on dokuzuncu yüzyıla kadar en başta üniversiteye girmelerine izin verilmediği için- tıp mesleğinin dışında bırakıldılar. Şövenistler kadın tabiatının yüksek öğrenime uygun olmadığını söylüyordu: Rahim veya yumurtalıkları baskın olan kadınların yeri, eş ve anne olarak evdi.

İlk kadın doktorun Amerika’dan çıkması tesadüf değildi, çünkü Amerika’da lisanslama gevşekti. Bristollü bir şeker rafinericisinin kızı olan Elizabeth Blackwell 1849’da New York’taki Geneva Tıp Fakültesi’nden sınıf birincisi olarak mezun oldu. Doğaları gereği kadınların tedavi konusunda erkeklerden daha yetenekli olduğuna inanan Blackwell 1857’de yoksul kadınlar için New York Reviri’ni kurdu ve Amerikan İç Savaşı’nda hemşireleri örgütledi.

Britanya’nın ilk kadın doktoru Elizabeth Garrett’tı. Garrett yasal boşluklardan yararlanarak 1 865 ‘te Eczacılar Derneği’nden diploma almış, böylece resmi doktorlar listesine girmeyi başarmıştı. Garrett beş yıl içinde bireysel olarak çok şey gerçekleştirdi, kadınlar için St. Martin Dispanseri ‘ni kurdu, Paris ‘ten tıp diploması aldı ve zengin işadamı James Anderson’la evlendi.

1874’te kurulan Londra Kadın Tıp Fakültesi’nin kuruluş çalışmalarında önemli rol oynadı ve yalnızca kazandığı saygınlıkla bile, kadınların doktor olabileceği iddiasını destekleyen ikna edici bir örnek oldu. Zaman içinde kadınlar her yerde (Almanya’da ancak yirminci yüzyılın başında) tıp fakültelerine giriş hakkı kazandılar, ama kadınlara karşı güçlü bir direnç kendini hissettirmeye devam etti.

1910 Flexner Raporu’nun ardından ABD’de bazı kadın tıp fakülteleri (standartların altında oldukları gerekçesiyle) kapandı; Harvard ve Yale tıp fakülteleri ise kapılarını ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlara açtı.

1976’da Britanyalı doktorların yüzde 20’si kadınken (pek azı meslek piramidinin zirvesinde yer alıyordu), 1996’da, ilk kez, Britanya’daki tıp fakültelerine giren öğrencilerin yarı­sından fazlasını kadın öğrenciler oluşturmaktaydı. Tıp mesleğinin iliklerine kadar işlemiş olan cinsiyetçiliğin sonuna delalettir bu belkide.

Okumadan Geçmeİlk hastalık ne zaman ortaya çıktı? Salgın hastalıklar nasıl oluştu?


Kaynaklar

  • Blood and Guts, A Short History of Medicine, Penguin Books Ltd, 2003.
  • Jessica ve Elmer Bendiner, Biographical Dicıimıary of Mediciııe, New York: Facts on File, 1990.
  • Colin Blakemore ve Sheila Jenneıt (haz.) The Oxford Companion to The Body. Oxford: Oxford University Press, 2001.
  • W. E Bynum ve Roy Porter (haz.) Companion Encyclopedia of The History of Medicine, 2 cilt, Londra: Rouledge, 1993.
  • Stephen Lock, John Lası ve George Dunea (haz.) The Oxford lllustrated Compaııion to Medicine, Oxford: Oxford University Press, 2001.
  • Roderick E. McGrew, Encyclopedia of Medical History, New York: McGraw-Hill. 1985.
  • Leslie T. Morton, A Medical Bihliography (Garrison and Morton): An Annotated Check-list of Texts lllustrating the History of Medicine, 4. Basım. Aldershot, Hanıs: Gower, 1983.
  • Leslic T. Morton ve Robert J. Moore, A Bihliography of Medical and Biomedical Biography, Aldershot: Scolar Press, 1989.
  • O. J. Enrighı (haz.) The Faher Book of Fevers and Frets, Londra: Faber, 1989.
  • Richard Gordon, Tlıe Literary Companion to Medicine: An Anthology of Prose and Poetry, Londra: Sinclair-Stevenson, 1993.
  • Philippe Aries, The Hour of Our Deaıh, Londra: Ailen Lane, 1981.
  • Sander L . Gilman, Health and lllness: lmages of Difference, Londra: Reaktion Books, 1995.
  • Cambridge University Press, 1999; Türkçesi: Erken Modern Avrupa’da Tıp ve Toplum, çev. Mehmet Doğan, İstanbul : Boğaziçi Üniversitesi, 2013 .
  • Andrew Wear, Knowlnlge aııd Practice in English Medicine 1550-1680, Cambridge: Cambridge University Press, 2000.
  • Lara Marks. Sexual Clıemistry: A History of tlıe Contraceptive Pili, New Haven ve Londra: Yale University Press. 2001 .
  • Roy Porter, Madness: A Brief History (Oxford: Oxford University Press, 2002).


Ayrıca Bakınız

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
    BİR YORUM YAZ